Bazen
yazarlar gündelik boğuşmadan sıyrılıp nefes kesici uzun metinler yazmak ister,
uzun sıcak yaz günleri almayı unutmuş olduğunuz Tatil Kitabı yerine ODA TV’nin
bir armağanı olarak sunuyorum..
..
Tüfek,
Mikrop, Çelik’in yazarı Çöküş adında ne güzel bir kitap yazdı yine neler
çağrıştırdı bize…
Paskalya Adası Okyanus’ta Şili’ye beş saatlik uçuş mesafesinde insanlığın en
ücra adası. Paskalya adı 1722’de Hollandalı kaşif Roggeveen’in Paskalya günleri
adaya ayak basması sebebiyle verilmiş.
Henüz yetmişli yılların ortalarıydı ve yirmili yaşlara henüz basıyordum, Erich
Von Daniken’in Tanrıların Arabaları kitabı ortalığı kasıp kavuruyordu, doğrusu
kitabı okuyunca teolojik bir paniğe kapıldım, çünkü dünyamızda ‘uzaylılar’ın
izlerini belgeleriyle anlatıyordu. Kahvede sinemada okulda her yerde
Tanrılar’ın Arabalarını konuşuyorduk, içimi rahatlatan bir kitap geldi, Erich
Von Daniken’in tezlerini hem eleştiriyor hem dalgaya alıyor, Daniken’in uzaylı
hesaplarını alt üst ediyordu, evimin helasıyla işimin arasında mesafeyi şu
rakamla çarp Ay ile Güneş arasındaki mesafeyi bulursun, gibi, herkesi ikna
edecek kolaylıkla bir eleştiri kitabıydı, öff be rahat ettik..
Sadece Mısır piramitlerinin nasıl inşa edildiği şaşkınlığı değil, asıl, Sirüs
adında henüz keşfedilmemiş gezegenden haberdar Afrika’daki Dogon kabilesinin
varlığı dağıttı bizi.. Kabileyi ziyaret etmiş bir gezgin ya da Fransız
sömürgesinde askerlik yapmış kabile üyelerinden birinin bu bilgileri taşımış
olabilir açıklaması dışında, mantıklı bir izah yolu hala yok..
İşte o meşhur kitapta Paskalya Adası’nda beş-on metre boyunda ikiyüz üç yüz ton
ağırlığında ikiyüze yakın taş heykelin resimleri var. Hiçbir teknolojik güç
yardımı olmadan sadece halatlarla ada halkı yüzlerce tonluk bu heykelleri
adanın bir ucundan 14 km
ötedeki diğer ucuna nasıl taşır, nasıl diker? Ve yüzlerce tonluk bu taş
heykellere niçin ihtiyaç duymuşlar?
Son ikiyüzyıldır yeryüzünün en çok okunan en merak edilen en maceralı kitapları
egzotik bilinmeyen adaları anlatan kitaplardır. En meşhuru henüz 1200’li
yıllarda dünyaları dolaşan Marco Polo’dur. Bugün her sıradan çocuk dahi Kristof
Kolomb ya da Kaptan Cook adını ve maceralarını sadece öğrenmekle kalmadı
gelişen ulaşım araçlarıyla ‘turizm’ adı altında bir insanlık fırtınasına herkes
kapıldı. Ressamlarından bilim adamalarına sıradan insanlara kadar herkes
‘merak’tan uçsuz bucaksız bu adalara koşmaya başladı. Beyaz adamla ilkel
yerlilerin karşılaşma anı insanlık serüveninin hem en şaşırtıcı hem en trajik
akıldan asla çıkmayan öykülerini oluşturur.
Asıl önemlisi egzotik adaların güzelliğinden çok uygar insanın içinde yaşadığı
ailenin devletin şehrin zincirlerinden kurtulmak isteği büyük bir basınç sosyal
patlama ortaya çıkarttı.. Yaşadıkları uygarlık ağırlaşmış kokuşmuş
hantallaşmış, din, devlet, insan, sokak vb. ilişkiler gündelik hayatta her
insanı yorgun düşürmüş ve iç sıkışıklık herkesi tek tek ‘nevroz’a sürükleyen
bir hal almıştı, en iyisi kaçmaktı, nereye, nereye olursa..
Egzotik adaların uygarlığa bir büyük hizmeti de soyutlamada insan zihnine
psikolojik rahatlık sağlaması, bedenen kaçmanız da gerekmez ada fikri zihninizi
bambaşka bir ülkeye uçurabilir.. Sosyalist teorilerden mutluluk ütopyalarına
kadar ada imgesi matematikteki pi sayısı gibi mucizevi kolaylık sağlamıştır.
Ayrıca orada yaşanan hayat eşyalar kültür her şeyleriyle uygar insanın ezberini
hafızasını dağıtıyor ve bir çöp tenekesi gibi beynine doldurduğu solucandan
farksız bilgileri bir anda silip kazıyıp boşaltmasına yarıyor ve nihayet inşa
ettiği uygarlığı daha kökünden kıyaslama eleştirme fikrine sahip oluyor..
Adalardaki hayatlar zahmetsiz aşırı kolaylığıyla insanı cezb ediyor hem de
bembeyaz sayfa gibi yepyeni bir dünya kurmanıza fırsat tanıyor ve baştan sona
on binlerce yılda milyonlarca zeki insanın buluş ve keşifleriyle ilerlemiş
uygarlığın üstün bir kültür olup olmadığı fikri tartışmaya açılıyor..
Antik çağların koşulan yerleri Kudüs, Mekke gibi kutsal kitaplarda adı çok sık
geçen ve Haçlı Seferleri dahi düzenlenen İbrahim Peygamberin ya da İsa’nın ya
da Hz Muhammed’in yaşadığı gezdiği ‘hac haritası’ yerler idi..
Son iki yüzyılda insanoğlu ‘peygamberlerin’ olmadığı yerleri daha çok ziyaret
etmeye hem de bu yeni dünyalarda kendilerine yepyeni bir hayatı sil baştan
kurmaya başladı. Adalara giden ilk beyaz misafirler Tanrılar gibi karşılanarak
bambaşka bir kültür içinde peygamberler gibi değer görüp ağırlandılar ya da
‘dışardan gelen’ ‘yabancılar’ bir zaman sonra ‘düşman’ olarak büyük siyasi
çalkantılara sebep olacak savaşlara soykırımlara sebep oldu..
Seyahat ve keşif kitaplarının en kısa özeti: bilinen dünyanın dışında yaşayan
‘cennetler’.. Gerçekte ‘adalar’ cennetti, su, meyve, kadın ve güvenlik ve
bölüşüm, ve insanı baskı altına tutan dinsel ahlak’ın olmadığı uçsuz bucaksız
özgür ülkeler..
Güvenlik ve ahlak baskısını hiç yaşamadan hayatı sere serpe özgür yaşamak
duygusu modern insanın düş heyecan özgürlük dünyasında yepyeni kapılar araladı.
Gökkuşağı altından geçer gibi her şeyi bambaşka garip tuhaf ilkel ama hayatın
hem çok yavaş hem çok kolay hem de bedava yaşandığı dünyalar içinde on binlerce
kaşif sarhoş oldu, yarı yolda kaldı ya da bir daha geri dönmeden o kültürlerin
içinde kaynaşıp eridi gitti.
Bir arkadaşınıza bir dostunuza başkasına hikaye anlatmak da insanoğlunun
vazgeçemediği en temel dürtülerinden biri, bir hastalık gibidir hikaye
anlatmak, işte bu adalara giden binlercesi kurtulamadığı ‘anlatma’ hastalığı
sonucu geri dönüp orada gördüklerini heyecanlar içinde süsleyip püsleyip çoğu
zaman gördüklerini fazlasıyla abartarak söylemek aktarmak ihtiyacı hissetti..
Seyahat kitaplarını hızla bilim adamlarının kitapları takip etti, ada halkının
hayatı, yaşayışı, dili, düşüncesi, gelenekleri, sadece incelenmedi, dilleri ve
etnik kültürleri bir çok bilimsel disiplin inşa edilmesine sebep oldu. And
Dağları’ndan Kızılderililer’e Avustralya yerlileri Aborjinler’e kadar yüzlerce
kabile adeta ‘labarotuvar’ haline getirildi. Bugünkü üniversitelerimizde
sosyolojiden siyaset bilimine etimolojiye kadar bizlere önce büyük birikim
sonra kıyasıya eleştirilerek bugünkü modern dünyamızı inşa eden ‘bilgi’ haline
getirildi.
Önce seyahat sonra etnik çalışmalar.. sonra, şimdi insanoğlunun en çok merak
edip okuduğu kitaplar ‘çevre’ felaketlerinin tarihini sebeplerini işte bu uçsuz
bucaksız adalarda incelemeye koyulmuş çalışmalar oluverdi..
Otlar böcekler polenler taşlar volkanik oluşumlar mercanlar balıklar fosiller
aklınıza gelen herşey’in soylarının neden tükendiğini anlatan kitaplar,
kasırgaların tarihi kuraklıkların tarihi volkanik patlamaların tarihi
insanoğlunun en çok ilgilendiği yeni tarih’in adı oldu.
Ayrıca ada fikrinin insanlığı nasıl derinden etkilediğini iyice işaret etmek
için söylemek lazım, son ikiyüzyılda insanoğlunu en çok meşgul eden büyük
felsefeler teorilerini ‘ada’ fikri benzetmesiyle inşa etmiştir.
Marks’in ideal toplumu ‘komün’ henüz evrimleşmemiş mülk ve sınıfın oluşmadığı
eski çağ insanları hala bu ‘adalar’da yaşıyordu.
Freud’un uygar insanı nevroz sahibi yani peşini bırakmayan saplantılarla
doluydu, Freud’un ‘sağlıklı insanı’ da uygarlık tanımamış bu ada toplumunda
yaşıyordu.
Russo’nun o meşhur toplum sözleşmesinin ideal örneği de ilkel toplumdu..
Paskalya adası gibi bütün izbe ve egzotik adaların modern tarihlerini hepimiz
ayrı ayrı bilmesek dahi ezberlemişizdir, Paskalya Adası da ilk dünyalılarla
karşılaştığı 1722 yılına kadar dünyada kendileri dışında varlıklar olduğunu
bilmiyordu..
Paskalya Adası’na da ilk büyük salgın ölümler beyaz insanın taşıdığı çiçek
aşısıyla geldi ve yüzlerce adada olduğu gibi soykırımlara yol açtı.
Okyanus ve Pasifik’in hemen her adası ‘köle ticaretiyle’ yani beyaz adamların
‘köle kaçırma’larına engel olamadı.. Ve dehşetle insanlık uygar insanın
soykırımcı vahşi talan ve yağmacı canavar yüzüne şahit oldu..
Oysa bugün şu fikirde hem fikiriz: önce seyyahların sonra bilim adamlarının
bize anlattığı her ada halkı, beyaz adamla karşılaşmadan önce siyasi ve sosyal
eşitlikler güzelliği işbirliği içinde, uygar insanın her keşfi icadı becerip
ama asla inşa edemediği kıskanılacak bir ‘cennet’de yaşıyordu..
Cennet tasviri yalan uydurma değil yaşadıkları vahşi orman dahi bizim ancak
‘evcil’ dediğimiz hayvanlarla kurduğumuz aile içindeydi. Çünkü hukukları ‘kişi’
üzerinden değil ‘ruhlar’ üzerine kuruluydu ve doğada her şeyin ‘ruhu’ vardı:
animizm.
Bu ilkel toplulukları sahiden cennet yapan, ambar, kiler, depolama, gibi bizlerin
yaşamak için olmazsa olmaz dediğimiz temerküz (biriktirme) kültürlerinin hiç
olmayışıydı..
Paskalya Adası’nda tropikal meyveler ağaçlar balıklar ve nasıl ne zaman adaya
geldiği bilinmeyen tavuk gibi evcil kümes hayvanları yanı sıra büyümeleri otuz
yıl süren ve kano yapımında kullanılan adanın çoğunu kaplayan çam ağaçları
vardı.. Her ne varsa o adada dış dünyayla tanışmadan ticaret yapmadan on
binlerce yıl kendi kendilerine yeten bir ‘kültürleri’ oluşmuştu..
Bu yazı toplam 854 defa okundu.