İbn
Haldun’a göre tarihin bir dış yüzü (zahir), bir de iç yüzü (batın) vardır.
Önemli olan ikincisidir. Zahir itibariyle tarih birtakım devletlere ve
milletlere ait hadiselerin ve haberlerin birbiriyle irtibatı ve münasebeti
gösterilmeksizin nakil ve hikâye edilmesinden, kıssaya dönüştürülmesinden
ibarettir. Bu manadaki tarih, insanlığın geçmişini eksik tanıtır, sadece umumi
bir şekilde ders ve ibret alınmasının ötesinde bir fayda temin etmez.
Ona
göre “hakiki tarih; bir nazar ve tahkiktir. Yani meydana gelen olayların sebep
ve sonuçlarını ortaya koymaktır. Bunun ince ilkeleri vardır. Olayların
keyfiyetini bilmek, sebeplerini derinlemesine incelemek gerekir. Esas ve asıl
hikmet budur. Tarihçi, sosyal ve siyasal olayların dışındaki evrensel ve doğal
oluşumları da ele almalıdır.” Tarih bu şekilde incelenirse şuur yani tanıma, anlama ve kavrama
gücü; kendi varlığından haberdar olma duygu ve hali gerçekleşir.
Türk tarihinde tarih şuuru ve milli şuurun zaafa düştüğü dönemler devletlerin
yıkıldıklarını, milletin büyük
sıkıntılara tuçar olduğunu görmekteyiz. İlk Türk devletlerinden büyük Hun
Devletinde Ho-Han-Yeh, 1. Göktürk döneminde Ta Po Kağan, Uygurlarda Bögü Kağan
dönemleri bunun örnekleridir. Yakın tarihimizde ise Osmanlı’nın yıkılışında
Sultan Vahdettin ve Damat Ferit Hükümeti dönemleri örnek gösterilebilir.
Tarih Şuuru; milletlerin hafızasıdır.
Hafıza nasıl, fert olarak insanların en küçükleriyle ihtiyarlarında bulunmazsa,
milletlerin de henüz çocuk sayılabilecek kadar genç yani “kurulmamış”
olanlarıyla ihtiyarlarında yani inkıraza mahkûm olacak kadar çürüyenlerinde
bulunmaz.
Millet haline
gelmemiş olan insan topluluğu fertlerin bebeklik haline benzer. Yaşamak
kabiliyeti varsa, bir takım buhranlar geçirmekle beraber büyüyüp gelişecek,
“millet” olacaktır. Bebekte bir hafıza ve şuur olmadığı gibi henüz millet
haline gelmemiş toplulukta da bir tarih şuuru bulunmaz. Bir bebek, annesinden
çalınabilir. Kendisine süt ve yiyecek verildikçe bebek için bunun ehemmiyeti
yoktur. Henüz millet haline gelmemiş bir topluluğun başına da yabancı ve düşman
bir kuvvet geçebilir. Eski hayatı devam edip yiyecek buldukça o topluluk için
de bunun değeri ve manası olamaz.
Fakat yedi
yaşına gelmiş bir çocuğu annesinden ayırmak kolay değildir. Kendisine daha iyi
şartlar hazırlansa bile o çocuk, öz annesini arar. Onu geçici bir zaman için
avundurmak belki kabildir. Hatta kendisine iyi oyuncaklar verildiği müddetçe bu
çalınmış çocuk, asıl annesini hakikaten de unutmuş olabilir. Fakat annesini ilk
gördüğü, bulduğu anda bütün oyuncakları ve nimetleri teperek annesine döneceği tabiidir.
Millet haline
geldikten sonra da milletlerin başına yabancı kuvvetlerin geçmesi güçleşir.
Vaatlerle veya cebirle buna razı olan milletler bile ilk fırsatta, tıpkı
anasına dönen çocuk gibi, istiklâline, millî benliğine dönecektir. Çünkü onda
artık millî hafıza, yani tarih şuuru teşekkül etmiştir. Tarih şuuru oluştuğu an
milli hafıza milli şuuru ortaya çıkaracaktır.
Tıpkı yıllarca
dilleri, kültürleri, dinleri Rusya tarafından asimile edilmeye çalışılan Orta
Asya Türk Cumhuriyetlerinin 1991’de milli şuur sayesinde istiklallerini kazanıp
bağımsız devletlerini kurmaları ve kaybettikleri değerlerini yeniden
kazanmaları gibi.
Milli Şuur; Türk Milletine karşı
duyulan derin, köklü bir sevgi oluşturur. Türk Milletinin içinde bulunduğu
müşkül durumdan bir an önce, en modern, en ilmi metotlarla çıkarılarak en kısa
yoldan modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak bu şuurdan kuvvet
alır. Türk Milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık ve onu güç durumdan
kurtarıp, kuvvetli, her çeşit korkudan, baskıdan uzak, şerefiyle yaşayan,
müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta en ön safa geçmiş bir hale getirmek isteği
milli şuurun yarattığı duygudur.
Millî şuur: “Milletini tanıma, bir milletten
olduğunun farkına varma; millete mensup olma duygu ve fikrine ulaşma, kendi
varlığının milletin varlığı ile var olabileceğini anlama ” demektir.
Millî şuur, bir
milletin, kendini duyması ve bilmesidir. Hem duyguya hem de düşünceye dayanan
millî şuur, bir milletin manevi kuvvetlerinden en önemlisidir. Milletlerin
hayatını koruyan dört savunma hattından en geride olanı yani sonuncusu ve en
mühimi millî şuurdur. İnsan uzviyetinin akciğer, karaciğer, kalp ve beyin nasıl
dört önemli organı ise, bir milletin de ordu, bağımsızlık, dil ve milli şuur
dört büyük kalesidir.
Bir millet,
ordusunu kaybedebilir. Bağımsızlığını da kaybedebilir. Fakat dilini sakladıkça,
o millet yaşıyor demektir. Dilini kaybeden bir millet ölmüş sayılır. Buna
rağmen bir millet, dilini zorlayıcı sebeplerle kaybettiği halde, milli şuuruna
sahipse, o millet kendisine zorla kabul ettirilen yabancı dile rağmen, gerçek
kişiliğini bilir ve günün birinde bu millî şuur sayesinde, öz dilini yeniden
öğrenerek gerçek benliğine döner. Bunun en güzel örneği Lehistan Türkleridir.
Türkçeyi yüzyıllardan beri unutup Leh’çe konuştukları halde Türklüklerini
unutmamışlardır ve günün birinde Türkçe konuşacaklardır.
Millî kültür; bir millete kimlik kazandıran,
diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana
getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir
toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.
Dünya tarihine
baktığımızda, milli kültüre sahip olmanın önemi daha iyi anlaşılır. Tarihe göz
atıldığında, milli kültüre sahip halkların her türlü zorluğa karşı varlıklarını
korudukları görülecektir. İkinci Dünya Savaşı'ndan enkaz halinde çıkmalarına
rağmen kısa sürede önemli birer güç haline gelen Almanya ve Japonya bunun en
güzel örneğidir.
Aynı şekilde, İstiklal Savaşı'nda Türklere yeni zaferler kazandıran, Türk
Milletinin milli kültürünün sağlamlığıdır.
Milli kültür, milli ve manevi değerlerin
öğretildiği eğitim kurumlarında oluşmaya başlar. Eğitim kurumlarında, milli ve
manevi değerleri öğrenen gençler ise bu değerlere sahip çıktıkları ölçüde
devleti, milli birliği ve beraberliği güçlendirirler. Atatürk'ün sözleri, ortak
bir kültür oluşturan eğitimin milli birlik ve beraberlik açısından önemini
açıkça ortaya koyar: "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri
öğrenimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye'nin
bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün
unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma
göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler
ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur.”
Bireylere milli beraberliğin ne olduğunu öğretmek ve milli şuuru kazandırmak
ise ancak eğitimle gerçekleşebilir. Bireylere milleti için çalışmanın önemi
öğretilmediği takdirde milli eğitim amacına ulaşmamış olur. Birey devletine ve
dolayısıyla milletine faydasız bir insan haline gelir.
Millî şuur; dil,
edebiyat, tarih ve kültürle ilgili derslerin müfredatı ile verilir. Hiçbir
İngiliz, Alman, Fransız, Rus, Japon, Çinli, İranlı kendi tarihinin ana
çizgilerini, önemli olaylarını ve başlıca kahramanlarını bilmeden lise mezunu
olmaz. Hiçbir Hıristiyan millet, bir millî kültür unsuru olarak, Kitabı
Mukaddes’teki peygamber kıssalarını öğretmeden gençlerine lise diploması
vermez. Çin, tarihini efsaneler devrinden başlatır; Çin, Han, Sui, Tang, Ming
vb. hanedanların tarihini öğretir; cumhuriyet dönemiyle tarih öğretimine devam
eder. Konfüçyüs’ü, Lao-tse’yi bilmeyen Çinli düşünülemez. Puşkin’i, Tolstoy’u,
Dostoyevski’yi, Gorki’yi okumamış Rus düşünülemeyeceği gibi. Goethe’nin
Faust’unu, Schiller’in şiirlerini, tiyatro eserlerini, Wilhelm Tell’ini bilmeden
hiçbir Alman gimnazyum diploması alamaz. Fransız gençleri lise mezunu olmak
için Moliére’i, Racine’i, Balzac’ı, Hugo’yu, Baudelaire’i bilmek, eserlerini
okumuş olmak zorundadırlar. Aynı şekilde İngilizler de Chaucer’ı,
Shakespeare’i, Dickens’ı bilmelidirler. Liseyi Gümülcine’de bitirmiş Batı
Trakyalı bir öğrenci İlyada’yı on dakikadan fazla ezbere okudu ve Yunan
liselerindeki çocukların buna mecbur olduklarını söyledi. İran’dan gelmiş Güney
Azerbaycanlı öğrenciler de Hâfız-ı Şîrâzî’nin birçok şiirini ezberden
okuyorlar.
Azerbaycan
aydınlarından, hem de Sovyet döneminde yetişmiş olanlarından Dede Korkut’u,
Fuzuli’yi, Molla Penah Vâkıf’ı, Samed Vurgun’u çok dinledik. Özbek
aydınlarından Nevaî’nin hayatını, eserlerini ve şiirlerini çok dinledik.
Kazaklardan Abay’ı, Avezov’u; Kırgızlardan Manas’ı, Tatarlardan Abdullah
Tukay’ı, Türkmenlerden Mahdumkulu’nu çok dinledik. Millî edebiyat öğretimini ne
Leninizm engelledi ne de Maoizm ne liberalizm ne de İran’ın molla rejimi.
Dünya bu uğurda
şuurlu bir mücadele içinde kararlı bir şekilde yol kat etmektedir. Ülkemizde bizler;
Tarih Şuuru, Milli Şuur, Milli Kültür, Milli Benliğimizi oluşturmada ne denli
başarılıyız? Atatürk’ün amacını belirlediği :”Yetişecek çocuklarımıza ve
gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve her
şeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine
düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir” hedefine ne
kadar yakınız? Bunu siz değerli okuyucularımın takdirine bırakıyorum.
02.02.2012
Hanefi ÇATAL
KAYNAKLAR:
-(Prof. Dr. Erol
GÜNGÖR; Tarihte Türkler)
-( Prof. Dr. Ahmet
Özdemir; İbn Haldun ve Tarih Şuuru)
-(Hüseyin Nihal ATSIZ;
Tarih Şuuru)
-( Hüseyin Nihal ATSIZ;
Turancılık, Milli Değerler ve Gençlik)
-( İsmail ACAR, Atatürk,
Tarih, Millet Ve Milliyetçilik)
-(K. ATATÜRK; Nutuk)
-(Türk Dil Kurumu;
Türkçe Sözlük)
-(Ahmet
B. ERCİLASUN- “İlk
ve orta öğretim millî şuur verir.” Makale)
-(www.maxihayat.net)
-(www.globalturkle.com/milli
kültür)
Bu yazı toplam 285 defa okundu.